*İNCİNMİŞSİN,* *DEDİ…*
*İNCİNMİŞSİN,* *DEDİ…*

*İNCİNMİŞSİN,* *DEDİ…*

“İncinmişsin…”
Bazen iki kelime, insanın yıllarca anlatamadığı bir hikâyeyi anlatmaya yeter.
Charlie Chaplin’i düşünürüm. Şapkası, bastonu, ayakkabıları ve kendine özgü yürüyüşüyle hafızalara kazınmıştı. İnsanları güldürürken düşündürür, kahkahanın ardındaki hüznü de hissettirirdi.
Benim de kendime özgü bir tarzım var: Şıklığım, kravatım ve fötr şapkam…
Girdiğim ortamlarda bazen bir elimde mavi, diğerinde pembe nazar boncuğu tutarım.
“Hangisini istersiniz?” diye sorarım.
Küçük bir oyunla başlayan sohbet, bazen güzel bir hatıraya dönüşür. Firma ziyaretlerinde ise şapkalı Atatürk fotoğrafı armağan ederim. Bugüne kadar 8.500’ü aşkın armağan dağıttım.
Çünkü benim için armağan, yalnızca verilen bir eşya değil; insanlarla iletişim kurmanın, gönülden gönüle bir köprü oluşturmanın yoludur.
Ama insanın dışarıdan görünen yüzü, içinde taşıdığı her şeyi anlatmaz.
Özel bir günde yüz kişiye mesaj gönderirsiniz. Hatır sorar, iyi dileklerinizi paylaşırsınız. Belki on kişi cevap verir.
İNCİNİRSİNİZ.
Bir gencin iş bulmasına, bir ailenin geçimine, bir işletmenin doğru insanı bulmasına katkı sunmak istersiniz.
“Bana ne faydası var?”
“Bana neden gönderdin?”
“Üç gün önce başvurdum, hâlâ aramadılar!”
Oysa siz iş garantisi vermemiş, yalnızca bir fırsatın bilgisini paylaşmışsınızdır.
Bir başkası işe yerleşir. Bazen küçücük bir teşekkür beklersiniz. O da gelmez.
Bir projede insanları aynı masada buluşturur; bilginizi, çevrenizi ve zamanınızı ortaya koyarsınız. İşler yolunda giderse katkınız unutulabilir, ters giderse sorumluluk size yüklenebilir. Hatta bir gün, kurulmasına emek verdiğiniz masada kendinize yer bulamazsınız.
İşte o zaman anlarsınız:
İnsan bazen yapılan kötülükten çok, beklediği inceliğin gösterilmemesine kırılır.
Sonra sabah olur.
Yine ararsınız. Yine sorarsınız. Yine insanları ve imkânları buluşturursunuz
Çünkü bir gencin istihdamı, bir işletmenin gelişimi, bir şehrin geleceği için atılan adımın değerine inanırsınız.
Dışarıdan bakıldığında neşelisinizdir.
“Çok renklisiniz!”
“Etrafınıza pozitif enerji yayıyorsunuz!”
Gülümsersiniz.
Oysa o renklerin ardında yaşanmışlıklar, o enerjinin ardında mücadeleler, o çabanın içinde görünmeyen emekler vardır.
Sizi çok yönlü bulurlar. Çok katmanlı olduğunuzu ise çoğu zaman göremezler.
Çok yönlülük, birçok işi yapabilmektir. Çok katmanlılık ise görünenin ardındaki düşünceyi, sorumluluğu ve insan hikâyesini de taşıyabilmektir.
Chaplin’in bize hatırlattığı gibi, insanın herkese gösterdiği yüz, içinde yaşadığı dünyanın tamamı değildir.
Peki, incinmemek için iyilikten vaz mı geçmeli? İnsanlardan uzak mı durmalı?
Hayır.
İyilik yapmalı ama kendini tüketmemeli. İnsanları buluşturmalı ama herkesin sorumluluğunu üstlenmemeli. Emek vermeli ama kendi değerini başkalarının takdirine bağlamamalı.
Bir teşekkür her emeğin karşılığı değildir; ama vefanın işaretidir.
Bazen de insanın ihtiyacı, birinin durup gerçekten sormasıdır:
“Sen nasılsın? Gerçekten nasılsın?”
Çünkü insan bazen öğüt değil, anlaşılmak ister. Alkış değil, emeğinin görülmesini bekler.
İncinmek insanidir. İncindiği hâlde başkasını incitmemeye çalışmak ise bir tercihtir.
Zamanla öğrenirsiniz: Herkese ulaşabilirsiniz ama herkesle aynı yolu yürüyemezsiniz. Herkese fırsat sunabilirsiniz ama herkesin sizi anlamasını sağlayamazsınız.
Yine de insanları buluşturmaktan, yeni kapılar açmaktan, bir gencin geleceğine dokunmaktan vazgeçmemek…
Asıl mesele budur.
Çünkü şehirlerin ve ülkelerin geleceği yalnızca yollar, binalar ve projelerle değil; birbirini anlayan, emeğe değer veren ve ortak sorumluluk taşıyan insanlarla kurulur.
Günün sonunda geriye kaç kişiyi tanıdığımız değil, kaç insanın hayatına anlamlı bir katkı sunduğumuz kalır.
Şapka, kravat, bir nazar boncuğu ya da bir fotoğraf…
Bunlar yalnızca görünenlerdir.
Asıl mesele, insanın gönlünde nasıl bir iz bıraktığıdır.
Derdimiz yalnızca kendimiz değil.
İnsanımız.
Şehrimiz.
Ülkemiz.
DERDİMİZ TÜRKİYE...






