24 Ekim 2026 - Cumartesi

ATATÜRK VE CUMA NAMAZI

ATATÜRK VE CUMA NAMAZI

Yazar - Hilmi Özden
Okuma Süresi: 27 dk.
86 okunma
Hilmi Özden

Hilmi Özden

hilmi@hotmail.com -
Takip EtGoogle News

ATATÜRK VE CUMA NAMAZI

Hilmi Özden

 

Cuma namazlarının kılınabilmesi için her ne kadar Fıkıh âlimlerinde farklı görüşleri olmasına rağmen Hanefi fıkhına göre devlet başkanının izin şartı öngörülmüştür.  Böylece fıkıh âlimlerinden bazılarında işgal altındaki İslam topraklarında Cuma namazı kılınamayacağı görüşü hâkim olmuştur. Tarihsel olarak İslam ülkelerinde Osmanlı dâhil Cuma namazları kılınmıştır. Fakat Türkiye Cumhuriyetinin Cuma namazlarına getirdiği çok önemli katkılar bulunmaktadır. 

Bunlardan birincisi “Müslümanlar, Yahudileri taklit ederek kadınlara Cuma namazını farz yapmamışlardı. Yahudilikte kadın toplu cemaat ibadetlerine alınmazdı. Hatta Cuma köylülere de farz değildi. Cumayı köylülere farz yapan kişi Atatürk olmuştur. “Din İşleri Yüksek Kurulu” 1933 yılının 16 Nisan tarihinde toplanmış ve 190 sayılı kararı ile cumanın köylere farz olduğunu ilan etmiştir. Böyle olunca da başka câmilerde ve köylerde de Cuma namazı kılınması zorunlu yapılmıştır”.

İkinci katkısı ise Cuma hutbelerinin anlaşılması için Atatürk Diyanet İşleri Başkanlığına Türkçe Hutbeler hazırlatmıştır. 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 7 Şubat 1923 tarihinde Zağanos Paşa Camii'nde yaptığı konuşmasında hutbelerin Türkçe olması hakkındaki düşünceleri şunlardır: 

“Efendiler! Hutbe demek halka hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur. Hutbe denildiği zaman bundan birtakım manalar ve mefhumlar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi irat eden hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber zaman-ı saadetlerinde hutbeyi kendileri verirlerdi. Gerek Peygamber Efendimiz gerekse Raşit halifelerin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek peygamberin gerekse HulefayıRaşidin'in söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askeri, idarî, malî, siyasî ve içtimai konularıdır. İslâm ümmeti çoğalıp, İslâm memleketleri genişlemeye başlayınca, Cenab-ı Peygamber ve Hulefa-yı Raşidin'in hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin irad etmelerine imkân olmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım zevatı memur etmişlerdir. Bunlar herhalde ileri gelenlerin en birtakım büyüğü idi.

Onlar cami-i şerifte ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için ne söylemek gerekiyorsa söylerlerdi. Bu tarzın devam edebilmesi için bir şart lâzımdı. O da milletin reisi olan zatın halka doğruları söylemesi ve halkı aydınlatması; halkı, umumî ahvalden haberdar etmek son derece ehemmiyetlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın dimağı faaliyet halinde bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek, şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir...

 

Hutbeden maksat, halkın aydınlatılması ve doğru yolun gösterilmesidir. Başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları cehl ve gaflet içinde bırakmak demektir. Hutbeyi okuyanın her halde halkın kullandığı dili kullanması lâzımdır. Geçen sene T.B.M.M'deirad ettiğim bir nutukta demiştim ki: 'Minberler halkın dimağları, vicdanları için bir feyz membaı, bir nur membaı olmuştur. Böyle olabilmesi için minberlerde aksedecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, fenni ve ilmi hakikatlere uygun olması lazımdır. Hatiplerin siyasî, içtimaî ve medenî ahvali her gün takip etmeleri zaruridir. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış telkinler verilmiş olur. Binaenaleyh hutbeler tamamen Türkçe ve zamanın icaplarına uygun olmalıdır. Ve olacaktır.

​Atatürk’ün Minberler Hakkındaki Sözleri

Minberler Halkın Ruhanî Feyiz Yerleridir

(Üçüncü Toplanma Yılını Açarken - 1 Mart 1922)

Umuru Şeriye Vekâletimizin bir senelik mesaisini kemali ehemmiyetle tetkik ettim. Muhassalayı şayân-ı takdir buldum.Teşekkür ve tebrik ederim. Umur-u şeriye'nin temşiyetihakkında nokta-i nazar serdine esasen mahal yoktur. Çünkü bu husus Kur'an'ın nasları ile hâsıldır. Yalnız varidi hatır olan bir noktayı söylemeden geçmeyeceğim:

Efendiler! Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhanî, ahlâkî gıdalarına en âli, en feyiz membalardır. Binaenaleyh camilerin ve mescitlerin minberlerinden halkı tenvir ve irşat edecek kıymetli hutbelerin muhteviyatına halkça ittilaimkânını temin, Şeriye Vekâleti celilesinin mühim bir vazifesidir. (Şiddetli alkışlar, bravo sadaları) Minberlerden halkın anlaya-bileceği lisanla ruh ve dimağa hitap olunmakla Müslümanların vücudu ve dimağı canlanır, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna nazaran huteba-i kiramın haiz olmaları lâzım gelen ilmi vasıflar, özel liyakatler ve ahvali âleme vukuf haiz-i ehemmiyettir. (Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyne seslenilmekle Müslümanların vücudu canlanır beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna karşılık hutbe okuyanların taşımaları gereken bilimsel özellikler, özel yeterlilik ve dünya durumunu anlayıp bilme, önemlidir). Bütün vaiz ve hatiplerin bu ümniyeye hâdim olacak surette yetiştirilmesine Şeriye Vekâletinin önem vereceğini ümit ederim. Evkaf mesailine gelince: Malûmdur ki evkaf, memleketimizin mühim bir servetini teşkil eder. Bu servetten millet ve memleketi hakkıyla istifade edebilmek için Şeriye Vekâletiyle beraber bütün vekil heyetlerinin ve hatta Meclisi âlinin bu hususu ehemmiyetle tetkik ile bu büyük müessesenin harâbiden vikayesini ve memlekete faydalı bir hale gelmesini temenni eylerim. Efendiler! Evkafın hikmet-i mevzuu nazar-ıdikkate alınınca, bunun dini müesseseler ile beraber hizmet ve sosyal yardımlaşmayı sağladığı tahakkuk eder”

Emine Şeyma Usta “ Atatürk'ün Hazırlattığı Türkçe Hutbelerin” önsözünde o hutbelerin bulunuşu ile ilgili şu çarpıcı bilgileri vermektedir: 

“1987 yılında Süleymaniye Kütüphanesi'nde araştırma yaparken Arapça, Farsça, Osmanlıca çevirilerde zaman zaman zorlanıyordum. Kütüphane müdürü Muammer Ülker Hocam devamlı olarak bana yardım etmekte ve yol göstermekteydi. Bir gün beni yanına çağırdı ve “Yavrum, sen çok zorlanıyorsun.” dedi. “Seni büyük bir hocamıza göndereceğim. Onun sizi tam manasıyla yetiştireceğine inanıyorum.” Beni, Süleymaniye Kütüphanesi'nde uzun yıllar görev yaptıktan sonra emekli olmuş Selahattin Alpay Hoca'ya gönderdi. Rahmetli Hocam Selahattin Alpay, bana her gün saatlerce ders vermeyi kabul etmişti. Bir gün, ders arası, hocamla sohbet ederken bana bir generalin oğlu olduğunu ve babasının Atatürk'ün silah arkadaşı ve sağ kolu olduğunu söyleyince kendisine:

-Hocam, siz Atatürk'ü tanıdınız mı, diye sordum.Hocamın yüz ifadesi değişti. Gözyaşlarıyla tebessümü birbirine karıştı ve söze şöyle devam etti:

-Yavrum, o benim manevi babamdı. Hatta beni okutmayı, yetiştirmeyi o üstlendi. Hocama devamlı Atatürk ile ilgili sorular soruyordum, sorular bitmek bilmiyordu. Bir gün de hocama:

-Atatürk'ün dine bakışı nasıldır, diye sordum. Yüz ifadesi yine aynı hali aldı. Yerinden kalkıp kütüphanesinden bana elinizdeki bu kitabı verdi. Dedi ki:

-Kızım, ben anlatmasına anlatayım da sen bu kitabı günümüz Türkçesine çevir; senin gibi milyonlarca vatandaşımızın, milletimizin bunları iyi bilmediğine inanıyorum. Sen bu eseri çevir, o zaman Atatürk'ün dine bakışını benim anlatmamdan çok daha iyi anlayacaksın.

Heyecanla eseri aldım ve o günün İstanbul Müftülüğü Daire Başkanı Dr. Abdülaziz Hocama götürdüm. Abdülaziz Hoca, fıkıhçıydı. Bana uzun yıllar emek vermişti. Çalışmaya başladığım her eseri ona danışıyordum. Bana yol gösteriyordu. Değerli Hocam Abdülaziz Bey, böyle bir çalışmadan kendisinin de haberi olmadığını söyledi ve Selahattin Alpay Hocam gibi, o da çevirmemi emretti. Çevirme sırasında bana yardım etti.

Hutbelerin Hazırlanışı

1927 yılında Diyanet İşleri Reisliğine ilk atanan Rıfat Börekçi Hoca, Atatürk'ün beğendiği, saygı duyduğu bir ilim adamıydı. Atatürk kendisiyle sık sık vatan hakkında, din hakkında müzakere ederdi. Rahmetli Hocam SelahattinAlpay'ın bana aktardığına göre Atatürk bir gün Rıfat Börekçi Hoca'ya şöyle der:

-Hocam! Camilerimizde okunan hutbelerden milletimiz tam aydınlanıyor mu? Senden istediğim, ayetlere dayanan bir hutbe kitabının hazırlanması. Çünkü bizim dilimiz Türkçedir. Okunan hutbeler de siz daha iyi bilirisiniz ki Arapça aktarılmaktadır. Milletimiz bu yüce İslam dinini çok iyi anlamamaktadır. İyi anlaşılması için açık bir Türkçe ile vatandaşımıza seslenilmesini istiyorum. Bu büyük milletin diniyle, kültürüyle daha iyi büyüyeceğine inanıyorum. Yalnızdinimiz bilginin ışığında, müspet ilimler yolunda ele alınmazsa vatanımız ve milletimiz için bir felakettir.

Rıfat Börekçi ise şöyle demiştir:

-Paşam! Tespitinizin çok büyük ve çok önemli olduğuna inanıyorum. Nelere değinmemiz gerektiğine bu çalışmayla birlikte karar verelim. Ve bu hutbeler böylece hazırlanmıştır.

Eserin 1927 Tarihli Baskısının Önsözü

“Dinimizin farz kıldığı ibadetler incelenince, görülür ki, Halik’a ibadet etme ve boyun eğme, yaratılmışlara şefkat ve eşitlik gibi ahlaki kurallar ve manevi değerlerden başka, bir milletin olgunlaşması ile ilgili birtakım toplumsal esasları da içermektedir. Cemaatle kılınan namazların yalnız kılınan namazlar üzerine olan erdemi ve üstünlüğü, haftada bir defa cemaatle cuma namazının farz olması, Müslümanlığın yalnız ferdî değil, aynı zamanda sosyal bir din olduğunu da gösterir. Müslümanlıkta cemaatin, cumanın pek büyük önemi vardır.

Beş vakit namazı cemaatle kılmak vacip derecesinde olduğu gibi, cuma namazı da farzdır. Cuma namazının farz oluşu:

“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın (Cum'a, 62/9).” âyet-i kerimesiyle sabittir. Bu âyet-i kerime gereğince her Müslümanın cuma ezanı okunduktan sonra işini gücünü terk ederek cami-i şerife koşması farzdır. Özrü yok iken cuma namazını terk edenler hakkında çok şiddetli korkutma vardır:

“Ey imân edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın (Cum'a, 62/9).” âyet-i kerimesindeki “zikrullah”(Allah'ın anılmasını), fıkıh âlimlerinin ve Kur'ân'ı hakkıyla tefsir eden âlimlerin çoğuna göre hem hutbeyi, hem de cuma namazını kapsar. Namaz, zikrullahı kapsadığı gibi hutbe de zikrullahı içerir. Bu yönüyle ikisine de "zikir" denmiştir. Bundan dolayı cuma namazı nasıl farz ise cuma hutbesi de öylece farzdır. Farz olan hutbe okunmadıkça namaz düzgün değildir.

Hutbenin esasları ve kuralları şunlardır:

* Öğle vakti girdikten sonra ve cuma namazından evvel okunmak,

* "Elhamdülillah" cümlesiyle başlamak,

*Ulu ve Yüce Zat hazretlerini ilahlığına layık biçimde yüceltmek,

-*Vahdaniyet-i bâri (mükemmel birliğe) ve hazret Peygamber in Risalet’inin doğruluğuna şehadet eylemek,

*Resul-i Ekrem Efendimiz hazretlerine salât ü selam.

* Takva ile vasiyet,

* Öğüt ve nasihat.

Hutbeyi ikiye ayırıp birinci hutbede ayet-i kerime okumak,

* İkincisinde Allah'a hamd ve Resulüne salát ü selamdan sonra Müslümanlara dua etmektir.

Hutbelerin pek uzun olmaması da lazımdır. Aleyhissalatüve's-selam efendimiz durumun gereğine göre hutbe söylerdi. Bununla beraber bütün hutbeleri ortalama bir halde bulunurdu. Hatta bir hadis-i şerifinde:

“Bir adamın namazı uzatması ve hutbeyi kısa okuması zekâsının, dini hükümleri bildiğinin delilidir. Buna göre, namazı uzatınız, hutbeyi kısa yapınız.” buyurmuştur.

Sözün özü, bu hususta Efendimiz'in yaptıkları gibi, hikmet ve maksada göre hareket olunur. Hutbe; duruma, zamana, sebep ve olaylara göre bazen kısa bazen de bir dereceye kadar uzun olabilir.

Buraya kadar vermiş olduğumuz açıklamadan anlaşılacağı üzere hutbeler de zikrullahı (Allah'ı anmayı) içeren bir ibadettir. Bununla beraber hutbeler İslâm ehlinin, Müslüman cemaatin gözünün açılmasına vesile olacak öğütleri de içerecektir. Hutbede bir de öğüt kısmı bulunacak ve öğüt kısmında durumun gereklerine göre, halka, dünyada ve ahrette muhtaç oldukları şeyler açıklanacak, hükümler ve İslami yollar kendilerine anlatılacaktır. O halde hutbeler hangi lisan ile okunmalıdır ki esaslarına ve kurallarına uyulmuş ve bununla beraber dine uygunluğundaki hikmet de belirmiş olsun!

Hutbenin tamamen Arapça okunması, hutbelerdeki öğütlerden yararlanmak isteyen; ama Arapça bilmeyen Müslümanların bu bir dindara yakışır emelinin gerçekleşmesine imkân vermemektedir. Ondan dolayı hem İslam’ın yüce mezheplerine ve gün boyu Müslümanlarınarasında geçen uygulama birlikteliklerine muhalefet etmemek, hem de temenni edilen gayeyi elde edebilmek için hutbelerin zikrullah, salat ve selam gibi kuralları içeren kısmı dini lisan olan Arapça ile yerine getirilerek hutbe kuralları tamamlandıktan sonra öğüt kısmının memleketimizde Türkçe okunması, daha doğrusu okunan ayet-ı kerimeler ve hadis-i şeriflerin mealleri Türkçe izah edilmesi uygun görülmüş ve fakat her hatip bu yolda hutbe düzenleme gücünde olamayacağından dolayı hatiplerimize bir rehber olmak üzere dinin kabul ettiği halleri toplamış olarak elli kadar hutbe örneği düzenlenmiştir. Ümit ederiz ki milletimiz bu tarzdaki hutbelerden faydalanacaktır. Herhalde yardım ve doğruluk yalnız Cenab-ı Allah'tandır.

17 Şubat sene 927 

Diyanet İşleri Reisi Rifat

Rıfat Börekçinin öncülüğünde her cuma için hazırlanan hutbelerden iki örnek vermek gerekirse:  

HUTBE-9

Namazın Geçerli Hikmeti

Hamd, namaz kılmayı mutluluğun işaretlerinden kılan namazı güzelce yerine getiren için kat kat iyilikler ihsan eden ve gafillere bir delil kılan Allah'adır. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur, O ortağı olmayan tektir, kullarının açığa çıkardıklarını ve gizlediklerini bilendir. Ve Muhammed Efendimiz, sünnet ve farzın esaslarını dikkate almayanlardan yüz çeviren, Allah'ın resulü olduğuna şehadet ederim. O'nun âline ve dinin önderleri olan ashabına salát olsun.

Allah'ın kulları! Allah'tan sakının ve ona itaat edin. "Muhakkak Allah sakınanlar ile beraberdir ve işte onlar muhsinlerdir (Nahl, 16/128)."

Allah Teâlâ yüce kitabında şöyle buyurmuştur:"(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namaz kıl. Muhakkak ki, namaz, hayāsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yap-tıklarınızı bilir (Ankebût, 29/45)."

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: "Beş vakit namaz, aralarındaki sakındırılmış büyük günahlara keffarettir."

Ey cemaat-i müslimin!

Bilmiş olun ki bu dünyada her fenalık Allah'ı unutmaktan doğar. Her türlü kötülük hep Cenab-ı Hakk'ı düşünmemekten ileri gelir. Allah'ını unutandan korkulur. Çünkü öylesinden her şey umulur. İnsanoğlu bir kere Mevla'sını unutmasın; yoksa bir daha onun önüne geçilmez. Sonra artık o kendi keyfinden, kendi çıkarından başka bir şey düşünmez. Canı ne isterse onu yapar. Gönlü neyi arzu ederse onu elde etmeye bakar. Hak gözetmez, hukuk gözetmez. Başkalarının kârını, zararını hatırına bile getirmez. Fırsat bulunca, kabahati meydan çıkmayacağını aklı kesince yapacağını yapar. Elinden gelende asla kusur etmez.

İşte insanların bu hale gelmemesi için herkese Allah'ını unutturmamak, herkesin gönlüne âdeta bir bekçi koymak lazımdır. Bu da olsa olsa ancak namazla olabilir. Çünkü namaz insanı fenalığa bırakmaz. Namaz insana Mevla'sını unutturmaz. Namaz insanı çeker, çevirir. Biraz düşündürüp kendine getirir. Namaz insanı Hakk'ın divanına sokar. Daha doğrusu her zaman Allah'ın huzurunda bulunduğunu adamın zihnine koyar. Yirmi dört saatte hiç olmazsa beş kere dünya işlerini bir tarafa bırakıp Allah divanına durmak az şey değildir.

Böylece daima Mevla'sını unutmayanı kimse asla bir fenalık yapamaz. Öylesine dünyanın hazineleri bırakılsa mümkün değil bir hıyanet edemez. Çünkü o daima huzurda bulunuyor. O daima kendini Allah'la görüyor. Artık böyle olan, bir kere bu mertebeyi bulan kimse âlemin malına, canına, ırzına, namusuna hiç göz diker mi? Hiç öyle fena şeylere tenezzül eder mi? Hiç öyle adilikleri kendine yakıştırır mı?

Gördünüz mü ey cemaat namazın büyüklüğünü? Bu din tevekkeli mi insanlara bunu bildiriyor? Boşu boşuna mı Cenab-ı Hak bize namaz kılın buyuruyor? Namazın ne olduğunu bilmeyenler, işin zevkine iyice varmayanlar, namazı sade yatıp kalkmaktan ibaret zannederler. Bilmezler ki namaz adamı meleklere döndürür. Namaz insanı Mevla'sıyla birlikte bulundurur. Dünyada bundan daha büyük ibadet olmaz. Dünyada bundan daha büyük gönül sefası bulunmaz.

İşte siz de namazı böyle bilin. Siz de namazın zevkine böyle varın. Müezzin "Allahü ekber!" der demez hemen kendinize gelin. Elinizi, eteğinizi dünyadan çekin. O sırada iş, uyku, soğuk, sıcak demeyin. Hemen namaza kalkın. Hiç namazınızı geçirmemeye gayret edin. Hem de namaza çok önem verin. Öyle baştan savma namaz kılmayın. Kalbinizi seccadede bırakıp aklınızı fikrinizi orada burada gezdirmeyin. Sade vücudunuza değil, gönlünüze de namaz kıldırın. Gönülsüz kılınan namazdan fayda çıkmaz. Öyle namaz adamı Allah huzuruna sokmaz.

Bir insan böyle kırk yıl namaz kılsa ne gönlü yumuşar, ne ahlakı düzelir, ne de ruhu bir zevk duyar. Bunun için ne yaptığınızı biler kimin divanına varmak istediğinizi düşünerek namaza durun. Eğer böyle yaparsanız, namazı böyle kılarsanız hiç şüphe etmeyin ki gökleri aşar, melekleri geçersiniz. Hiç olmazsa bir lahzacık Allah ile olup kendinizi unutursunuz. İşte bu da sizin miracınızdır. Ne mutlu namazı böyle bilip böyle kılanlara. Ne kadar yazık ki Rahman'a secde etmeyip Mevla'sını unutanlara.

Dikkat edin sözün en güzeli ve düzeni en derin olanı, Melik, Aziz ve Allâm olan Allah'ın kelâmıdır. Allah Tebârekeve Teâlâ şöyle buyurduğu gibi: "Kur'ân okunduğunda onu dinleyin ve susun. Umulur ki size merhamet edilir. (A'raf, 7/204)

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım. Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla.

"Namazlara ve orta namaza dikkat edin. Allah'a saygı ve bağlılık için namaz kılın (Bakara, 2/238)."

HUTBE-10

Namaz ve Hikmeti

Hamd, namazı dinin direği kılan ve onu bütün sorumlu Müslümanlara farz kılan Allah'adır. Şehadet ederiz ki, yüce ihsanlar sahibi Allah'tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederiz ki onun kulu ve iyiliğin hası Resûlüdür. Ey Allah'ım ona, âline, arkadaşlarına, ona tâbi olan ve onu sevenlere salât ve selâm eyle.

Ey Allah'ın kulları! Sizlere Allah'tan sakının ve ona itaat edin. "Muhakkak Allah sakınanlar ile beraberdir ve işte onlar muhsinlerdir (Nahl, 16/128)."

Allah Teâlâ yüce kitabında şöyle buyurmuştur "(Resûlum!) Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namaz kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir (Ankebut, 29/45)." ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: "Allah Teâlâ beş vakit namazı farz kılmıştır. Kim güzelce abdest alır, vaktinigözeterek namazını kılarsa, rükü'larını Allah'a karşı derin bir saygı içinde tamamlarsa, Allah o kimseyi affeder. Bunu yapmayana ise Allah'ın bir ahdi yoktur. Dilerse onu affeder, dilerse onu cezalandırır."

Ey cemaat-i müslimin!

Şanı yüce Allah hazretleri Kur'an-ı Kerim'inde namazın büyüklüğüne, faydalarına işaret için buyuruyor ki:

-Ey şanlı Resul'üm! Sana vahyolunan kitabı, açık seçik izah eden Kur'ân'ın delili ayetlerini oku, namazı usul ve kurallarıyla eda et. Şüphe yok ki namaz, büyük günahlardan, Allah'ın razı olmadıklarından yasaklar, şeriatça, akılca çirkin ve reddedilmiş olan şeylere son verir. Daima Allah'ı hatırlamak elbette pek büyüktür. Şanı yüce Allah sizin ne yaptığınızı, nasıl ibadetlerde bulunduğunuzu bilir. Ve amellerinize göre mükâfat verir.

Bir mümin riya ve ikiyüzlülükten temiz, usuller ve esasların toplamış bir halde gerçek olgunlukla ve ihlás ile namaza devam ederse kalbinde zikrullahın nurları parlamaya başlar. Kalbinde Allah korkusu tecelli eder. Kendisinde birçok yüksek duygular oluşur. Böyle bir mümin, ululuk sahibi Mabud'a isyan edemez. Böyle bir mümin birtakım yasaklanmış şeylere, ahlak dışı durumlara yönelmez. Namazın bolluk ve bereketi onun için bir saadet rehberi olur. Onu Hak yoluna, fazilet sahasına götürür. Bunun için namaz, Allah'ı anmaktır. En büyük bir ibadettir.

Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyuruyor ki: "Allahü teâlâ hazretleri beş vakit namazı farz kılmıştır. Bir kimse güzelce, şeraiti dairesinde abdest alır, vaktinde kılar, usul ve esaslarına uyar, rükû ve secdelerini tamamlarsa huşu ve tevazu içinde edâ eylerse Cenab-ı Hak o mümini affıyla şereflendirir. Bir kimse böyle yapmazsa, bu kutsal görevi layıkıyla edaya çalışmazsa onun için Cenab-ı Hakk'ın sözü, ilahi vaadi yoktur. Cenab-ı Hak dilerse onu affeder. Dilerse ona azap eder.

Din kardeşlerim! Namazın ne yüce, ne büyük bir ibadet olduğunda hiç şüphe yoktur. Öyle ise namazlarımıza dikkat edelim. Bu kutsal vazifemizi usul ve esaslarıyla, huşu ve tevazu ile yerine getirmeye çalışalım. Mabudumuzun hesapsız lütuflarına, nimetlerine nail oluyoruz. Bunların karşılığında şükretmemiz lazım gelmez mi? İşte namaz, şükrün bütün türlerini toplayan bir ibadettir. Eğer biz namaz kılmaz isek, eğer biz kıldığımız namazların şartlarına ve farzlarına uymazsak nimete nankörlükte bulunmuş oluruz. Cenab-ı Hak cümlemizi namazın şartlarını gerektiği biçimde yerine getirmeyi başarabilen günahkâr olmayanlar zümresine dâhiletsin.

Dikkat edin sözün en güzeli ve düzeni en derin olanı, Melik, Aziz ve Allâm olan Allah'ın kelâmıdır. Allah Tebarekeve Teala söyle buyurduğu gibi: "Kur'an okunduğunda onu dinleyin ve susun. Umulur ki ki size merhamet edilir. (A'raf. 7/204)

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım. Rahman ve Rahimolan Allah'ın adıyla. "Namaz, müminler üzerine vakitleri belli bir faradır (Nisâ, 4/103)

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün namaz ve cuma namazıile ilgili uygulamalarını/ düşüncelerini hatıralarda da bulmak mümkündür Bunlardan biri de Tamburi Kemal Beyin anısıdır:

“1916 Ocak ayında Edirne’ye tayin edilmiştim. Albay Mustafa Kemal’de Edirne’de imiş.

Soğuk bir kış günü cuma namazı için hazırlık yaptıktan sonra biraz erken Üç Şerefeli Cami’ye gittim. Cami avlusu cuma için hareketlenmiş, cemaat camiye girmeye başlamıştı. 

İçimde camiye girip Kuran okumak arzusu uyandı.

Doğruca müezzin mahfilinde yer almış bulunan müezzinlere yaklaşarak hâfız olduğumu ve Kuran okumak istediğimi söyleyerek izin istedim. “Bir subay, hem de hafız” diyerek çok sevindiler ve: – “Tabii lütfedersiniz, buyurunuz, okuyunuz efendim” dediler.

Mahfile çıktım aralarında yer açtılar. Oturdum ve Kuran okumaya başladım.

Kısa zamanda da cami lebalep doldu. Cemaat huşû içinde sessizce beni dinliyordu.

Cuma saati geldi, ezan okundu ve ilk sünnet kılındı. Müezzin başı iç ezanı da benim okumamı işaret etti. Bu teklifi kabul ettim. Bütün vücudumu dinî bir heyecan sarmıştı.

Hicaz makamında müessir bir ezan okudum. Namaz bittikten sonra cemaatin büyük ilgi ve sevgi gösterisi arasında kalmışken bir er bana yaklaşarak:

– “Efendim, kumandanım sizi istiyor” deyince “Eyvah resmî elbise ile ezan okuduğum için usule aykırı bir iş yaptık” galiba diye endişe ve korkuya kapıldım.

Maiyeti ile avluda bekleyen kumandana yaklaştım.

Bu Anafartalar’da savaşın akışını değiştiren dâhi, efsane kumandan Albay Mustafa Kemal idi. Heyecanım bir kat daha arttı. Ne ile karşılaşacağımı bilemiyordum…

Bana: – “Oğlum terbiye görmüş güzel bir sesin var. Okuduğun ezanı çok beğendim ve duygulandım. Seni tebrik ederim” deyince biraz rahatladım.

– “İsmin?” – “Kemal Efendim” – “Adaşmışız. Hangi kıtada bulunuyorsun?”

– “Efendim, 16. Telgraf Bölüğü’nün hesap memuru olarak tayin edildim.”

Yaverine: – “İsmini ve kıtasını yaz” dedi, sonra bana dönerek: – “Oğlum!

Edirne’de kaldığımız süre içinde ben cuma namazına hangi camiye gidersem sen de o camiye gelecek iç ezanı okuyacaksın.” – “Baş üstüne efendim” diyerek kumandanı selâmladım. Sonra Mustafa Kemal maiyetiyle beraber camiden uzaklaştı.

Hafta içinde yaveri Ali Rıza Bey beni arayarak Mustafa Kemal’in cuma namazı için Selimiye Camii’ne gideceğini ve benim de orada hazır bulunmamı Kur’an ve ezan okumamı, ayrıca durumun cami görevlilerine de bildirildiğini söyledi.

Cuma günü erkenden hazırlık yaptım. Selimiye Camii’ne gittim.

Müezzinbaşıya kendimi tanıttım. Bilgisi olduğunu, istediğim zaman Kur’an okumaya başlayabileceğimi söyledi. Manen de okumaya hazırdım. Cuma vakti girinceye kadar Kuran okudum. Sesime hâkim ve rahattım.

Caminin iç mekânının güzellik ve ihtişamı, cemaatin kalabalık oluşu da beni coşturdu, okuyuşuma heyecanıma tesir etti. Duyduğum zevk ve huzuru anlatamam.

İç ezanı da aynı hal içinde aşkla okudum. Namaz çıkışı etrafımı saran meraklı, takdir ve hayranlıklarını ifade eden cemaat arasından yine avluda maiyetiyle beni bekleyen Mustafa Kemal’e selâm verdim. Elini uzattı, hemen elini öptüm. Bana: – “Oğlum! Bugün yine bizi yaktın. Gelecek haftaya hangi camiye gidersem sen de oraya geleceksin.”

Kaynaklar

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I-III, AKD ve TYK Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1997.

Emine Şeyma Usta, Atatürk'ün Hazırlattığı Türkçe Hutbeler, Hoşgörü Yayınları, İstanbul, 2010.

Haydar Baş, Hoş Geldin Atatürk, İcmal Yayıncılık, İstanbul,   2017.

Muhiddin Serin, Türk hat üstadları: Kemal Batanay,  Denizler Kitapevi,  İstanbul, 2006. 

Muhiddin Serin, Türk hat üstadları 3 : Kemal Batanay, bestekâr, tambûrî, hattat, hâfız, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul, 2010.

Mustafa Özata, Tanburi Kemal Batanay’ın Unutamadığı Mustafa Kemal Anısı, 7. 10. 2023. Yayla Haber.

Niyazi Kahveci, Çağdaş Düşünme Üzerine Dersler, Doğu Kitabevi, İstanbul, 2020. 

Turan Bozkurt, Atatürk'ün İslam’a Hizmetleri, Halk Kitabevi, İstanbul, 2023.

 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
ss