MERKEZİN İLK İŞARETİ SELAHATTİN HATTI (4)
MERKEZİN İLK İŞARETİ SELAHATTİN HATTI (4)

Hüseyin ADALAN Gazeteci Yazar
- 05315213424MERKEZİN İLK İŞARETİ SELAHATTİN HATTI (4)
Geçen bölümde sizi Kahire’de bıraktım. Bir türbenin avlusunda... iki devlet adamının kameralar önünde yan yana yürüdüğü, gazetelerin normalleşme dediği, televizyonların Gazze dediği, ekonomi çevrelerinin ticaret diye okuduğu o ziyarette. Sonra size başka bir şey gösterdim. Mısır Devleti’nde çekilen bir fotoğrafın binlerce kilometre ötede Dağ’daki bazı eski defterlerin açılmasına neden olduğu olayları gösterdim. “Misafir Şafii’den ayrıldı” denildi.
Diyarbakır’da bir adam telefonu kapattı. Musul’da başka biri eski isimleri çıkardı. Kamışlı ‘da yıllardır birbirleriyle konuşmayan aileler yeniden birbirlerini sormaya başladı. Pers Devleti’nin batısındaki dağlarda ise bir dosyanın kapağına yalnızca “bekle” yazıldı. Hatırladınız mı?
Güzel.
Şimdi doğal olarak Dağ’a gideceğimizi düşünüyorsunuz.
Gitmeyeceğiz.
Çünkü ben size hâlâ haritanın tamamını göstermedim. Biz Kürtleri konuşuyoruz. Mısır’ı konuşuyoruz. Gazze’yi konuşuyoruz. Fakat bütün bunların arkasında yıllardır sessizce hazırlanan başka bir coğrafya vardı ve size garip gelecek ama Anadolu’nun doğuya doğru yürümeden önce baktığı yer doğu değildi. Güneydi.
Afrika’ydı.
Şimdi haritayı açın.
Fakat siyasi haritayı değil.
O haritalar bazen insanı yanıltır.
Ülkelerin üzerine çizilmiş renkleri kaldırın.
Sınırları bir anlığına unutun.
Sadece denizlere, boğazlara ve geçişlere bakın.
Boynuzdan başlayın.
Yukarı doğru çıkın.
Aden.
Babül mendep.
Kızıldeniz.
Biraz daha yukarı.
Mısır devleti.
Süveyş.
Sonra Akdeniz.
Batıya dönün, Libya.
Doğuya dönün, Gazze.
Biraz daha doğuya gidin, hicaz.
Yukarı çıkın, Şam.
Sonra Mezopotamya.
Ve en sonunda “Dağ.”
Şimdi kalemi bırakın ve birkaç adım geriye çekilin.
Ne görüyorsunuz?
Afrika mı?
Ortadoğu mu?
Akdeniz mi?
Hayır.
“Hiç teşkilatının” önündeki haritada bunların hiçbirinin adı yoktu. Haritanın altında yalnızca iki kelime yazıyordu: Güney suru.
Bu makalemde 2024'te başlamadı.
Hatta 2000'lerde bile başlamadı.
Yüklediğimiz eski dosyalara göre Anadolu’nun gizli aklı 1980'lerde çok garip bir emir vermişti:
“Orta Doğu’ya hiç ver.” yıllarca bu emri yanlış anladılar. Anadolu çekilecek sandılar. Unutacak sandılar. Kendi içine kapanacak sandılar. Oysa “hiç” geri çekilmek değildi. Görünür olanı azaltıp görünmeyen bağı çoğaltmaktı. Büyükelçi susacaktı ama öğrenci gelecekti. Bayrak görünmeyecekti ama tüccar limana girecekti. Asker görünmeyecekti ama genç subay Anadolu’da eğitim görecekti. Televizyonlar Anadolu’yu konuşmayacaktı ama bir Afrika kasabasındaki doktor yıllar önce Anadolu’da aldığı eğitimi hatırlayacaktı. Çünkü devlet aklı bazen bugünün başbakanını ikna etmeye çalışmaz. Yirmi yıl sonra başkan olacak çocuğun hafızasında yer edinir.
1998-Ankara.
Gece saat 03.20.
Hiç ‘in eski merkezlerinden biri.
Penceresiz bir oda.
Masanın üzerinde kocaman bir Afrika haritası. Haritanın üzerinde küçük siyah noktalar vardı. O kadar çok nokta vardı ki uzaktan bakıldığında bazı bölgeler kararmış görünüyordu. Genç bir görevli elindeki dosyayı masaya bıraktı. Karşısındaki yaşlı adam yaklaşık yetmiş yaşındaydı. Dosyalarda yalnızca aksakal diye geçiyordu. Genç görevli haritaya baktı.
“Bunlar üslerimiz mi?”
Aksakal cevap vermedi.
“İstihbarat noktaları mı?”
Yine cevap yok.
“Şirketler mi?”
Aksakal sonunda başını kaldırdı.
“Çocuklar.”
Genç adam anlamadı.
“Efendim?”
“Çocuklar.”
Haritanın üzerindeki siyah noktalardan birine parmağını koydu.
“Bu, on dokuz yaşında. Mühendislik okuyor.”
Başka bir nokta.
“Bu yirmi iki. Tıp.”
Bir başkası.
“Bu kamu yönetimi.”
Bir başkası.
“Bu ilahiyat.”
Genç görevli hâlâ anlamıyordu.
“Bunlarla ne yapacağız?”
Aksakal sandalyesine yaslandı.
“Hiçbir şey.”
“Nasıl yani?”
“Okuyacaklar.”
“Sonra?”
“Evlerine dönecekler.”
“Sonra?”
Aksakal gülümsedi.
“Yirmi beş yıl sonra tekrar sor.”
İşte devlet aklı dediğimiz şey biraz da budur kardeşlerim. Siz bir seçimin dört yıl sonrasını düşünürsünüz. Hükümet beş yıllık plan yapar. Şirket on yıllık yatırım hesabı çıkarır. Ama devlet dediğiniz yapı gerçekten devletse bazen masasına henüz hiçbir makamı olmayan on dokuz yaşındaki bir çocuğun dosyasını koyar. Çünkü bugünün devlet başkanıyla kurduğunuz ilişki onun görev süresi kadardır. Fakat bir ülkenin gelecek kuşağının hafızasına girerseniz başka bir şey oluşturursunuz. Bizim makalemizde Anadolu buna büyük ağ diyor.
Yıllar geçti.
Çocuklar büyüdü.
Kimisi ülkesine döndü.
Kimisi üniversitede kaldı.
Kimisi bürokrasiye girdi.
Kimisi asker oldu.
Kimisi ticarete başladı.
Kimisi dinî çevrelerde yükseldi.
Kimisi siyasete girdi.
Hepsi Anadolu’yu sevmedi. Böyle çocukça bir hikâye anlatmıyorum size. Bazıları Anadolu’ya kızdı. Bazıları başka devletlerle çalıştı. Bazıları kendi ülkesinden başka hiçbir şeyi önemsemedi. Zaten devlet aklı da sadakat satın almaya çalışmıyordu. Daha değerli bir şey biriktiriyordu:
Tanışıklık.
Bir kriz çıktığında telefonda kimin aranabileceğini bilmek.
Bir generalin hangi dili anladığını bilmek.
Bir bakanın hangi üniversiteden mezun olduğunu bilmek.
Bir aşiretin hangi tüccara güvendiğini bilmek.
Bir dinî önderin hangi hocaya hürmet ettiğini bilmek.
Çünkü bazen savaş gemisinin açamadığı kapıyı otuz yıl önce kurulmuş bir dostluk açar.
Sonra takvim 2011'i gösterdi.
Boynuz ‘da açlık vardı. İnsanlar ölüyordu. Dünya yardım gönderiyordu ama uzaktan gönderiyordu. Anadolu ise başka bir karar aldı.
“Gidin.”
Hiç ‘in merkezinde genç analistlerden biri raporu okudu.
“Riskli.”
Karahan dosyayı kapattı.
“Nesi?”
“Güvenlik yok.”
“Biliyorum.”
“Devlet yapısı zayıf.”
“Biliyorum.”
“Örgütler var.”
“Onu da biliyorum.”
“O hâlde neden gidiyoruz?”