ORHUN'DAN DOĞU TÜRKİSTAN'A: BİN ÜÇ YÜZ YILLIK UYARI
ORHUN'DAN DOĞU TÜRKİSTAN'A: BİN ÜÇ YÜZ YILLIK UYARI

Namık Kemal Yıldız
mebnky@gmail.com - 0507 011 43 55ORHUN'DAN DOĞU TÜRKİSTAN'A: BİN ÜÇ YÜZ YILLIK UYARI
Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından Bilge Kağan, yaklaşık bin üç yüz yıl önce Orhun Yazıtları'na yalnızca kendi dönemini değil, gelecek nesilleri de ilgilendiren şu uyarıyı kazıttı:
"Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözü ve yumuşak ipek kumaşı ile aldatıp uzak milleti kendine yaklaştırırmış. Yaklaştırdıktan sonra kötü şeyleri o zaman düşünürmüş."
"Çin kağanına kul oldunuz; temiz kızlarınız cariye, yiğit oğullarınız kul oldu."
Bu sözler, bir millete düşmanlık çağrısı değil; dönemin Çin devletinin izlediği siyasete yönelik tarihî bir uyarıydı. Bilge Kağan, Türk milletine en büyük tehlikenin yalnızca silahla değil; siyasetle, ekonomik bağımlılıkla, kültürel asimilasyonla ve millî kimliğin zaman içinde aşındırılmasıyla da gelebileceğini anlatıyordu.
Aradan on üç asır geçti. Coğrafyalar değişti, devletler değişti, dünya değişti. Ancak bugün Doğu Türkistan'dan ve Uygur Türklerinden gelen haberler, Orhun Yazıtları'ndaki bu uyarının hâlâ güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Çünkü mesele yalnızca bir bölgedeki güvenlik politikası değildir; aynı zamanda bir halkın dilinin, dininin, kültürünün ve kimliğinin sistemli biçimde baskı altına alınması ve yok sayılması meselesidir.
2017 yılından itibaren başta Batılı medya kuruluşları ve uluslararası insan hakları örgütleri olmak üzere birçok kurum, Çin'in bu bölgede Uygur Türklerine yönelik sistematik insan hakları ihlalleri gerçekleştirdiğine ilişkin raporlar yayımlamıştır.
Bu raporlarda öne çıkan başlıca tespitler şunlardır:
1. Toplama kampları: Çin yönetiminin "mesleki eğitim merkezi" olarak tanımladığı kamplarda yüz binlerce Uygur ve Kazak Türkünün tutulduğu; bu merkezlerde siyasi eğitim, ideolojik yeniden programlama ve beyin yıkama faaliyetlerinin yürütüldüğü ileri sürülmektedir.
2. Zorla çalıştırma: Pamuk tarlaları, tekstil fabrikaları ve madenlerde Uygurların düşük ücretle veya zorla çalıştırıldığına ilişkin çok sayıda rapor bulunmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve bağımsız araştırmalar, Sincan'da üretilen pamuk ve tekstil ürünlerinin küresel pazara zorla çalıştırma yoluyla ulaştırıldığına ilişkin bulgular ortaya koymuştur. Bu nedenle ABD, Avrupa Birliği ve bazı ülkeler, Sincan kaynaklı ürünlere ve bazı şirketlere yaptırım uygulamıştır.
3. Dinî ve kültürel baskılar: Camilerin yıkıldığı, Kur'an eğitiminin sınırlandırıldığı, Ramazan ayında oruç tutulmasının engellendiği, Türkçe ve İslamî isimlerin yasaklandığı, ibadet özgürlüğünün ciddi biçimde kısıtlandığı yönünde çok sayıda iddia bulunmaktadır. Bu uygulamalar uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır.
4. Aile hayatına müdahale: "Her aileye bir Han Çinlisi memur gönderilmesi" (Fanghuiju) politikası kapsamında Uygur ailelerinin düzenli olarak devlet görevlilerince ziyaret edildiği ve "Çin kültürünü öğretme" programlarının uygulandığı belirtilmektedir. Bağımsız kaynaklar, bu uygulamaların aile mahremiyetini ihlal ettiğini; zorla evlilik ve cinsel istismar risklerini artırdığını ileri sürmektedir.
5. Doğum oranlarını azaltmaya yönelik uygulamalar:Zorunlu doğum kontrolü ve kısırlaştırma iddiaları, Birleşmiş Milletler raporlarına da yansımıştır.
6. Haberleşme özgürlüğünün kısıtlanması: Uygur Türklerinin yurt dışında yaşayan aile fertleriyle telefonla görüşemediği, mektupların ulaştırılmadığı ve iletişim imkânlarının büyük ölçüde ortadan kaldırıldığı bildirilmektedir. Yakınlarının hayatta olup olmadığını, tutuklu mu yoksa serbest mi olduğunu öğrenemeyen çok sayıda aile bulunmaktadır.
7. Keyfî tutuklamalar ve hukuk yollarının kapatılması:Çin yönetiminin uygulamalarına karşı hukuk yollarına başvurmak isteyen kişilerin gözaltına alındığı, hapsedildiği ve aileleriyle görüştürülmediği yönünde ciddi iddialar bulunmaktadır.
Bu başlıklar, birbirinden bağımsız hak ihlallerini değil; uzun yıllardır adım adım inşa edilen sistematik bir devlet politikasının farklı boyutlarını ortaya koymaktadır.
Çin yönetimi uzun süredir Terörle Mücadele Kanunu, Ulusal Güvenlik Kanunu, Aşırıcılıkla Mücadele Yönetmeliği ve Sincan'a özgü çeşitli idari düzenlemeleri gerekçe göstererek dinî eğitimden ibadete, ana dil kullanımından aile hayatına kadar uzanan geniş bir alanda devlet denetimini artırmaktadır. Böylece temel hak ve özgürlükleri sınırlandıran uygulamalar, geçici güvenlik tedbirleri olmanın ötesine geçerek kalıcı bir yönetim anlayışına dönüşmektedir.
Bu sürecin en önemli aşamalarından biri ise 2026 yılında kabul edilip 1 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe giren "Etnik Birlik ve İlerlemeyi Teşvik Yasası" olmuştur. Çok sayıda insan hakları kuruluşu ile Uygur sivil toplum temsilcisi, bu düzenlemenin yıllardır fiilen uygulandığı öne sürülen asimilasyon politikalarına ilk kez kapsamlı bir hukukî dayanak kazandırdığı değerlendirmesini yapmaktadır.
Bu konuda ayrıntılı bir değerlendirme yayımlayan Dünya Uygur Kurultayı Vakfı'na göre, yasanın isminde "birlik", "barış" ve "ilerleme" kavramları yer alsa da asıl hedef, Çin Komünist Partisi'nin "Tek Çin Ulusu" anlayışını daha güçlü biçimde kurumsallaştırmaktır. Vakıf, düzenlemenin yalnızca Uygurları değil; Tibetlileri, Moğolları ve diğer yerli toplulukları da kapsayacak şekilde ana dil, din, kültürel miras ve millî kimlik üzerindeki devlet denetimini daha da genişlettiğini ifade etmektedir.
Dikkat çeken bir diğer husus ise düzenlemenin yalnızca Çin sınırları içindeki topluluklarla sınırlı kalmamasıdır. Dünya Uygur Kurultayı Vakfı, Çinli yetkililerin açıklamalarına da atıfla, yurt dışında yaşayan Uygur diasporasına yönelik baskı ve takip faaliyetlerinin de bu yasayla hukukî gerekçelendirme zemini kazanabileceği uyarısında bulunmaktadır.
Bütün bu gelişmeler, Çin yönetiminin güvenlik gerekçesiyle başlattığını savunduğu uygulamaların artık geçici tedbirler olmaktan çıkıp kanunlarla desteklenen kalıcı bir devlet politikasına dönüştüğü yönündeki uluslararası kaygıları daha da güçlendirmektedir.
Bu nedenle bugün yapılması gereken; herhangi bir millete karşı nefret dili üretmek değil, evrensel insan haklarını savunmak, uluslararası hukukun etkin biçimde işletilmesini talep etmek ve tüm halkların dilini, inancını, kültürünü ve kimliğini koruma hakkına sahip olduğunu kararlılıkla savunmaktır.
Bugün Atılması Gereken Adımlar
Birleşmiş Milletler
İslam İşbirliği Teşkilatı’na Düşen Görevler:
İnsan Hakları Örgütleri’nin Atması Gereken Adımlar:
Türk Devletleri Teşkilatı Ne Yapmalıdır?
Türkiye’nin yapabileceği Girişimler:
Çin, Türkiye için önemli bir ticaret ortağıdır. Ayrıca Türkiye'nin Orta Koridor vizyonu ile Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında geliştirilen stratejik iş birliği, Ankara'nın diplomatik dengeleri gözetmesini gerekli kılmaktadır. Türkiye, Birleşmiş Milletler'de Uygur Türklerinin temel hak ve özgürlüklerine ilişkin girişimlere destek verirken, Çin ile doğrudan bir kriz yaşamamaya da özen göstermektedir.
Bu noktada en doğru yaklaşımın; karşılıklı saygı, uluslararası hukuk ve insan hakları temelinde yürütülecek yapıcı diplomasi olduğu kanaatindeyim. Türk ve Çinli diplomatların ortak ve yapıcı bir çözüm yolu geliştirebileceklerine inanıyorum.
Böyle bir yaklaşım, hem Türkiye-Çin ilişkilerinin sağlıklı biçimde sürdürülmesine hem de insan hakları konusunda kalıcı ve yapıcı çözümlerin üretilmesine katkı sağlayacaktır.
Türk destanları ve Orhun Yazıtları, Çin'e karşı kin beslemeyi değil; Türk milletinin bağımsızlığını, dilini, kültürünü ve töresini korumasını öğütler. Asıl uyarı, dışarıdan gelen tehlikenin yalnızca kılıçla değil; ekonomik bağımlılık, kültürel asimilasyon ve kimliğin aşındırılması yoluyla da gerçekleşebileceğidir.
Uygur Türklerinin sesi olmaya devam ediyoruz. Televizyon ekranlarında sıkça karşımıza çıkan Çinli yöneticilerini, Uygur Türklerine yönelik insanlık dışı uygulamalara son vermeye; temel insan haklarına, din ve vicdan özgürlüğüne, kültürel kimliğe ve uluslararası hukuka saygı göstermeye davet ediyoruz.
Çünkü Türk milliyetçiliği, yalnızca geçmişin şanlı hatıralarını yaşatmak değil; gönül coğrafyamızın neresinde olursa olsun bir Türk'ün dili, dini, kimliği ve haysiyeti tehdit altındaysa onun hakkını savunabilme iradesidir. Doğu Türkistan'ın sesi olmak, yalnızca tarihimize değil; insanlığın ortak vicdanına karşı da bir sorumluluktur.
Unutulmamalıdır ki tarih, milletlerin yalnızca yaptıklarını değil, zulüm karşısında sessiz kalıp kalmadıklarını da yazar.Türk devlet aklına güveniyorum. Gerekenleri yapacaklardır.
Namık Kemal YILDIZ