17 Eylül: Millet İradesinin Darağacındaki Gölgesi
17 Eylül: Millet İradesinin Darağacındaki Gölgesi

Süleyman Aksoy Köşe Yazarı
slmnaksoy@gmail.com - 0507311997017 Eylül: Millet İradesinin Darağacındaki Gölgesi
17 Eylül 1961…
Türkiye siyasi tarihinin yalnızca hüzünlü değil, aynı zamanda üzerinde sürekli düşünülmesi gereken günlerinden biridir.
Bir gün önce, 16 Eylül’de Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan; 17 Eylül’de ise Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes İmralı’da idam edildi. 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin ardından başlayan Yassıada yargılamaları böylece Türkiye’nin hafızasına silinmesi mümkün olmayan bir yara bıraktı. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)
Bugün onları rahmetle anarken yalnızca üç insanın hayatının sona erdirilmesini konuşmak eksik kalır.
Çünkü asıl mesele şudur:
Bir ülkede iktidarı kim değiştirecektir?
Silahı elinde bulunduranlar mı?
Kendilerini millet iradesinin üzerinde gören kurumlar mı?
Yargıyı siyasetin aracı hâline getirenler mi?
Yoksa sandığa giden vatandaş mı?
Demokrasinin cevabı açıktır:
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Millet bir yönetimi seçebilir. Yanılabilir. Beğenmeyebilir. Bir sonraki seçimde değiştirebilir.
Fakat millet adına karar verme yetkisini milletten almayan hiçbir güç, milletin tercihinin yerine geçmemelidir.
27 Mayıs’ın Türkiye’ye bıraktığı en ağır miraslardan biri tam da buydu.
Seçilmiş bir başbakan ve hükümet askerî müdahaleyle görevden uzaklaştırıldı. Ardından olağan demokratik hukuk düzeninin dışında oluşturulan Yüksek Adalet Divanında yargılamalar yapıldı. Yıllar sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi 2020 yılında çıkardığı 7248 sayılı Kanun’la Yüksek Adalet Divanının hukuki dayanağını kaldırdı ve kararlarının hükümsüz hâle geldiğini düzenledi. (Resmi Gazete)
Bu karar tarih açısından önemlidir.
Ancak hiçbir kanun Menderes’i, Zorlu’yu ve Polatkan’ı geri getiremez.
Bu nedenle 17 Eylül’ün asıl anlamı geçmişle hesaplaşmaktan çok geleceği korumaktır.
Darbeler yalnız tanklarla gelmez
Türkiye 27 Mayıs’tan sonra 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı ve başka demokrasi krizlerini yaşadı.
Her dönemin şartları birbirinden farklıdır. Bunları aynı kefeye koymak tarih açısından doğru olmaz.
Ancak ortak bir soru vardır:
Milletin iradesinin üzerinde başka bir irade olabilir mi?
Bugün artık sokaklarda tankların görülmemesi tek başına demokrasinin tamamlandığı anlamına gelmez.
Modern demokrasiler için tehdit yalnız askerî müdahale değildir.
Yargının bağımsızlığının tartışılır hâle gelmesi, kuvvetler ayrılığının zayıflaması, parlamentonun etkisinin azalması, ifade özgürlüğünün daralması, kamu yönetiminde liyakat yerine bağlılığın öne çıkması da demokratik sistemlerin üzerinde düşünmesi gereken meselelerdir.
Fakat burada çok önemli bir başka gerçeği de unutmamalıyız:
Millet iradesi yalnızca sandıktan ibaret değildir.
Sandık demokrasinin başlangıcıdır.
Hukuk devleti, bağımsız yargı, özgür basın, güçlü parlamento, ifade özgürlüğü ve hesap verebilir yönetim ise demokrasinin devamını sağlar.
Çoğunluğun iradesi değerlidir; fakat hukuk devleti aynı zamanda azınlıkta kalanların haklarını da korur.
Bu nedenle geçmişten çıkarmamız gereken ders, bir vesayet biçiminin yerine başka bir vesayet biçimi kurmak değil; hiçbir kişi veya kurumun hukukun üzerinde olmadığı bir düzen oluşturmaktır.
“Yeter, söz milletindir” hâlâ yaşayan bir cümledir
1950 seçimlerinin Türk demokrasi tarihinde taşıdığı anlam yalnızca bir iktidar değişikliği değildir.
Türkiye, çok partili siyasi hayat içinde yönetimin seçim yoluyla ve barış içerisinde değişebileceğini gösterdi.
“Yeter, söz milletindir” sözü bu yüzden bir siyasi sloganın çok ötesinde anlam kazandı.
Aslında demokrasi dediğimiz şeyin özeti de budur:
Söz milletindir.
Ama milletin sözü hukuk içerisinde korunur.
Millet seçer.
Seçilen yönetir.
Yargı hukuku uygular.
Meclis denetler ve kanun yapar.
Basın sorgular.
Vatandaş eleştirir.
Ve zamanı geldiğinde millet yeniden karar verir.
Sağlıklı demokratik düzen budur.
Bugünün Türkiye’sine düşen görev
Aradan 65 yıl geçti.
Menderes, Zorlu ve Polatkan artık tarihimizin isimleridir.
Fakat onların idam edildiği günün bize yönelttiği soru hâlâ günceldir:
Türkiye’de millet iradesini nasıl daha güçlü hâle getireceğiz?
Bunun cevabı geçmişteki acıları yalnızca anmak değildir.
Bir daha benzer acıların yaşanamayacağı kurumları kurmaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı; güçlü bir hukuk devleti, gerçekten işleyen kuvvetler ayrılığı, güçlü bir Türkiye Büyük Millet Meclisi, bağımsız ve tarafsız yargı, liyakate dayalı kamu yönetimi ve düşüncesini korkmadan ifade edebilen vatandaşlardır.
Demokrasi yalnız bizim gibi düşünenlerin konuşma özgürlüğünü savunmak değildir.
Bizimle aynı fikirde olmayanların da konuşabilmesini savunabilmektir.
Hukuk yalnız bize lazım olduğunda hatırlanacak bir güvence değildir.
Herkes için, her zaman gerekli olan ortak çatıdır.
17 Eylül’ü gerçekten anlamanın yolu budur.
Bugün merhum Başbakan Adnan Menderes’i, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı rahmetle anıyorum.
Onların hatıraları önünde söylenebilecek en anlamlı sözün de şu olduğuna inanıyorum:
Türkiye’de bir daha hiçbir güç millet iradesinin üzerinde olmamalıdır.
Ama millet iradesi de ancak hukuk, demokrasi ve özgürlüklerle birlikte gerçek anlamına kavuşur.
Çünkü Cumhuriyetin temelinde millet vardır.
Demokrasinin teminatı hukuk;
hukukun teminatı bağımsız kurumlar;
hepsinin üzerinde ise milletin hür iradesi vardır.
17 Eylül’ün üzerinden 65 yıl geçti.
Acısı tarihte kaldı.
Dersi ise hâlâ önümüzde duruyor.
Unutmayacağız.
Ama yalnız hatırlamakla da yetinmeyeceğiz.
Millet iradesini, hukuku ve demokrasiyi birlikte koruyacağız.
Süleyman AKSOY
Hür Düşünce Hareketi
Genel Başkanı