Hayattasınız… Ama Hayata Dönebiliyor musunuz?
Hayattasınız… Ama Hayata Dönebiliyor musunuz?

Ömer Karataş
karatasomer@gmail.com -Hayattasınız… Ama Hayata Dönebiliyor musunuz?
Geçen hafta bir baba geldi.
Elli üç yaşındaydı.
Kapıdan içeri girdiğinde, gözlerine değil… ellerinebaktım.
Titriyordu.
Oturdu.
Sustu.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra, fısıltı gibi söyledi:
“Oğlum üç yıldır odasından çıkmıyor…
Ben bunu nasıl fark etmedim?”
O cümle, odadaki her şeyi değiştirdi.
Çünkü bazı sorular vardır; cevabı değil, ağırlığı insanın ruhunu sarsar.
Bu sadece bir aile dramı değil.
Bu, giderek büyüyen ama çoğu zaman görülmeyen bir gerçek:
Bağımlılığın sessiz çığlığı.
Bağımlılık gürültüyle gelmez. Aniden kapınızı çalmaz.
Fısıldayarak, yavaş yavaş, fark ettirmeden hayatınıza sızar.
Ve çoğu zaman, fark ettiğinizde iş işten geçmiştir.
Peki gerçekten fark etmiyor muyuz?
Yoksa bakmamayı mı seçiyoruz?
Ne zaman durup kendimize sorduk:
“Gerçekten ne hissediyorum?”
“Ben iyi miyim?”
Çoğumuz ya geçmişin yükünü taşırız, ya geleceğin kaygısına takılırız.
Ama neredeyse hiç şu anın içinde değiliz.
İçimizdeki sessizlik, yavaş yavaş bizi dış dünyadan da uzaklaştırır.
Bir bakarsınız aynı evdesiniz…
Ama birbirinize dokunmuyorsunuz.
Aynı sofradasınız…
Ama sohbet yok.
Aynı hayatı paylaşıyorsunuz…
Ama bağ yok.
Ve bir gün biri sorar:
“Bu nasıl oldu?”
Cevap basit: Yavaş yavaş oldu. Ve kimse durup bakmadı.
Zihnimiz ise hiç olmadığı kadar kalabalık.
Bildirimler… Mesajlar… Haberler…
Ama garip bir gerçek var:
Bu kadar sesin içinde insan en çok kendini kaybediyor.
İstek azalıyor.
Heyecan sönüyor.
Duygular köreliyor.
Ve sonunda insan kendine şunu soramaz hâle geliyor: “Ben ne yaşıyorum?”
İşte o noktada sessiz bir çöküş başlar: Tükenmişlik.
Sadece yorgunluk değil… Hissetmemek.
Sevinememek, bağ kuramamak, sadece var olmak… Yaşamı yaşayamamak.
Kadim öğretiler bu içsel mücadelenin adını koyar.
İnsanın içinde, doymayan, hep arayan bir yön vardır: Nefs-i Emmâre
Bu yön bizi dışa, kısa süreli hazlara sürükler; Amaiçimizi boşaltır.
Sonra bir an gelir… İnsan kendine çarpar. Nefs-i Levvâme
İnsan kendine dürüst olur, hatalarını görür, yüzleşir.
Ve eğer devam ederse: Nefs-i Mutmainne
Sükûnet. İç huzuru. Gerçek yaşam. Şimdi tekrar o babaya dönelim.
Bir çocuk üç yıl odasından çıkmıyorsa, sadece bir bağımlılık yoktur.
Orada anlatılamayan bir şey vardır: Korku… Utanç… Yalnızlık…
Ve insan duyulmadığında, yavaş yavaş içe kapanır. Bir gün tamamen susar.
Bugün, Hatay’daki deprem sonrası da benzer hikâyeler var.
Hayatta kalan gençler… Ama hayata dönemeyen…
Aylardır odasından çıkmayan, ekranın içine saklanan çocuklar…
Ve aileler aynı soruyu soruyor: “Biz bunu nasıl fark edemedik?”
Acı olan şu: Bunlar bizim çocuklarımız.
Biz dinlemeyi unuttuk.
Gerçekten dinlemeyi…
Birini anlamak için dinlemeyi…
Yargılamadan, düzeltmeye çalışmadan,
Sadece yanında kalabilmek için dinlemeyi…
Oysa bazen bir insanı hayatta tutan şey, çözüm değil, duyulduğunu hissetmektir.
Belki çözüm çok uzak değildir.
Bir gün telefonu kenara bırakmak…Bir an durmak…
Ve kendinize sormak: “Ben gerçekten nasılım?”
Bağımlılık bir zayıflık değildir.
Bir çığlıktır.
Ama sesi yoktur.
Sessiz çığlıklar en zor duyulanlardır.
Bugün susturduğunuz bir ses, yarın tamamen kaybolabilir.
O yüzden durun…
Gerçekten durun.
Ve kendinize sorun: En son kendinizi ne zaman dinlediniz?