BİR İNSANI SEVMEK, ONU BÜTÜNÜYLE TANIMAK MIDIR?
BİR İNSANI SEVMEK, ONU BÜTÜNÜYLE TANIMAK MIDIR?

Prof. Dr. Derya Berrak - Sosyolog - Arkeolog -Yazar
profdrderyaberrak@outlook.com -BİR İNSANI SEVMEK, ONU BÜTÜNÜYLE TANIMAK MIDIR?
Prof. Dr. Derya Berrak ile çocukluk hafızası, aile ilişkileri ve edebiyat üzerine
Bazı çocukluk anıları yıllar geçse de içimizde yaşamaya devam eder. Bazen bir söz, bazen küçük bir sessizlik, bazen de yıllar sonra farklı anlam kazanan bir bakış... Prof. Dr. Derya Berrak, yeni kitabı Benim Çocuğum Yapmaz Deme'deçocukluğu yalnızca büyüyüp geride bıraktığımız bir dönem olarak değil, yetişkinliğimizde yeniden anlamlandırdığımız bir hayat parçası olarak ele alıyor.
Kitabınızın adı güçlü bir itiraz içeriyor: Benim Çocuğum Yapmaz Deme. Bu cümleyle yüzleşmek neden önemli?
Çünkü bu sözün arkasında yalnızca inkâr yok. Sevgi var, güven var, yıllarca emek vererek büyüttüğümüz bir insanı tanıdığımıza duyduğumuz inanç var.
Çocuklarımızın nelerden hoşlandığını, hangi durumlarda üzüldüğünü, küçükken nasıl davrandığını biliyoruz. Fakat hayatlarının bizim tanıklık etmediğimiz bölümleri de var. Arkadaşlarının arasında yaşadıkları, anlatmak istemedikleri, kendilerinin bile anlamlandırmakta zorlandıkları şeyler olabiliyor.
Başlıkla anne babaları suçlamak istemedim. Benim sorduğum, bir insanı çok sevmenin onu bütün yönleriyle tanımaya yetip yetmediği. Bu soru yalnızca çocuklarımız için değil, hayatımızdaki bütün yakın ilişkiler için geçerli.
Kitapta yetişkinlerin kendi çocukluklarına dönmelerini de istiyorsunuz. Neden?
Çocukluk büyüdüğümüzde bütünüyle geride kalmıyor. Bazı olayları unutuyoruz bazılarını ise yıllar sonra başka bir anlamla hatırlıyoruz.
Çocukken annemizin ya da babamızın davranışını tek bir yönden görmüş olabiliriz. Yetişkin olduğumuzda onların yaşadığı güçlükleri, o dönemin ekonomik koşullarını veya bilmediğimiz hayat deneyimlerini daha iyi anlayabiliyoruz.
Ama bu, geçmişte yaşanan her şeyi haklı bulmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Yalnızca hafızanın değişmez bir kayıt olmadığını fark ediyoruz. Bugün bir çocuğa nasıl yaklaştığımızı düşünürken kendi çocukluğumuzun bizde bıraktığı izleri de hesaba katmalıyız.
Bir çocuğun suskunluğu bize ne söyler?
Bazen çok şey, bazen de düşündüğümüzden daha az şey. Her sessizliği bir tehlikenin kanıtı olarak yorumlamak doğru değil.
Çocuk üzgün olduğu için susabilir, yalnız kalmak istediği için konuşmayabilir ya da yaşadığı bir durumu henüz anlatacak sözcükleri bulamamış olabilir. Her davranışa tek bir anlam yüklediğimizde onu dinlemek yerine kendi korkularımızı duymaya başlayabiliriz.
Bence önemli olan çocuğun her an konuşmasını sağlamak değil, konuşmak istediğinde karşısında onu gerçekten dinleyecek birinin bulunduğunu bilmesi.
Neden bilimsel araştırmaları edebî bir dille anlatmayı tercih ediyorsunuz?
Bazı meseleleri anlamak için bilgiye, bazılarını hissetmek için de anlatıya ihtiyaç duyuyoruz. Bilim bize davranışların, toplumsal koşulların ve tarihsel değişimlerin çeşitli yönlerini açıklayabilir. Edebiyat ise insanın bu koşullar içinde yaşadığı deneyime yaklaşmamızı sağlayabilir.
Bir araştırmayı okuduğumuzda önemli bilgiler ediniriz. Ancak bir çocuğun okul koridorunda yaşadığı yalnızlığı ya da yıllar sonra hatırlanan bir aile konuşmasını anlatan sahne, okurun kendi hafızasında başka kapılar açabilir.
Yine de bu iki alanın sınırlarını korumak gerekiyor. Edebî bir sahneyi bilimsel kanıt gibi sunamayız. Ben anlatının duygusal gücüyle araştırmanın doğruluk sorumluluğunu bir arada tutmaya çalışıyorum.
Kitapta korku uyandırabilecek konular var: Zorbalık, bağımlılık riskleri, şiddet... Okurun yalnızca endişeyle baş başa kalmasından çekinmediniz mi?
Elbette çekindim. Bu nedenle kitabın bir korkular listesine dönüşmesini istemedim.
Çocukların zarar görebileceğini kabul etmek önemli. Fakat yalnızca tehlikelerden söz edersek onların gelişme, hata yapma, sorumluluk öğrenme ve iyileşme imkânlarını gözden kaçırabiliriz.
Bir çocuğu korumak, onun hayatını sürekli kuşkuyla denetlemek değildir. Kendi yaşına uygun bir dünya kurabilmesine, gerektiğinde yardım isteyebilmesine ve yaptığı yanlışların sonuçlarını öğrenebilmesine alan açmak da korumanın parçasıdır.
Edebiyatın çocuklarla ilgili toplumsal meselelerde özel bir rolü olduğuna inanıyor musunuz?
Edebiyat tek başına bir toplumsal sorunu çözemez. Ama bir soruna bakış biçimimizi değiştirebilir. Bazen hakkında hızlıca karar verdiğimiz bir insanın hayatına daha uzun süre bakmamızı sağlar.
Çocuklar söz konusu olduğunda da böyle. Bir haberde birkaç cümleyle karşılaştığımız bir olayı, bir anlatının içinde daha farklı sorularla düşünebiliriz. Olayın öncesini, insanların neyi bildiğini ya da bilmediğini, hangi koşullarda karar verdiğini merak etmeye başlayabiliriz.
Edebiyatın değerli bulduğum yanlarından biri İnsanı tek bir davranışa, tek bir sıfata veya tek bir ana indirgememesi.
Okurların kitabınızdan yanlarında götürmesini istediğiniz duygu nedir?
Belki biraz merak, biraz dikkat, biraz da başkalarını dinleme isteği. Hepimizin yakınlarımız hakkında kesin cümleleri var. “Onu tanırım”, “Asla böyle davranmaz”, “Ne düşündüğünü bilirim” diyebiliyoruz. Oysa insan değişiyor. Çocuklarımız değişiyor, biz değişiyoruz. Yıllar önce yaşanmış bir olayın anlamı bile zamanla değişebiliyor.
Kitabı kapatan bir okur, sevdiği bir insanı yeniden tanımaya ihtiyaç duyabileceğini düşünürse bu benim için değerli olur.Çünkü birini sevmek çok önemli ama onu tanıma çabasının tamamlandığını düşünmemek de sevginin bir parçası olabilir.
Kitap: Benim Çocuğum Yapmaz Deme
Yazar: Prof. Dr. Derya Berrak
Yayınevi: Cinius Yayınları
İmza günü: 12 Aralık 2026, 16.00–18.00, TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı
Web: www.deryaberrak.com